• ŞEYMA SULTAN SAĞMEN

JOHAN VİLHELM SNELLMAN VE BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE


Rafta gözüme ilişen Grigory Petrov’un ‘’Beyaz Zambaklar Ülkesinde’’ kitabını okuduktan sonra dedimki: ’’Johan Vilhelm Snellman’ı tanıyan herkes bir adım öndedir.’’

’’Suomi’’ yani ‘’Bataklık Arazi’’ adı verilen Finlandi’yayı çalışmalarıyla,fikirleriyle,azmiyle nasıl Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne çevirdiğini Petrov’un yardımıyla aktarmaya çalışacağım.Snellman’dan önce, o günün Finlandiya’sından biraz bahsedelim.

Avrupa’nın kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır.Havası,çoğu zaman sislidir.İlkbaharda da don olayları görülür.Ağustostan itibaren soğuklar başlar.Arazi de fenadır:Ülkenin birçok yeri çıplak granit kayalarla kaplıdır.Diğer yerleri ise alçak ve bataklıktır.Memlekette maden adına,hemen hiçbir şey yoktur.Ziraat çok güçlükle yapılır.Halkı da hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız olmamıştır.Finler 1811 yılına kadar İsveç’in idaresi altında bulunmuştur.Bütün devlet ve yönetim güçleri,ticaret,fabrikalar,okullar ve hatta kiliseler,İsveçlilerin kontrolündeydi.Bütün yönetim memurları,hakimler,subaylar,rahipler ve öğretmenler İsveçlilerden seçilirdi.İsveçliler,Finlileri daha aşağı bir ırkın mensubu kabul ederlerdi.Finler,İsveçlilerle yasalara göre aynı siyasi haklara sahip olsalar da düşünce,ekonomi yönlerinden geri bırakılmışlardı.Öyle ki o zamanlar Finler biraz okuma ve yazmadan öte bir şey bilmiyorlardı.

1808 senesinde Rusya ile İsveç arasında yapılan savaşta Finlandiya Rusya’ya katılmış oldu.Rusya,Finlandiya’dan hiçbir ekonomik gelir elde edememesine rağmen,başkent Petersburg’a yakın olduğu için herhangi bir tehdit anında korunmak için Finlandiya’yı işgal etmeyi uygun görmüştü.Diğer yönden iç işlerinin yönetilmesinde bağımsız hale gelen Finler,kendilerine has kültür ve medeniyeti ilerletme imkanı buldular.Bu sırada,Finlerin aydın sayılabilecek kesimi parmakla sayılacak kadar azdı.Fakat bu durum,aydınların güçlerinin yok olmasına değil,tam tersine artmasına imkan hazırlamıştır.Bunlardan biri de halk kahramanı olan Snellman’dır.

Snellman 1806’da İsveç’in Stokholm şehrinde dünyaya gelmiş olup ailesi 1813 yılında yarı bağımsız olan Finlandiya’ya taşınmıştır.Kendisi döneminin büyük bir filozofu olmakla birlikte,yazar ve diplomattır.Asıl ününü halk öğretmeni olmasıyla kazanmıştır.Birkaç genç öğretmen,papaz,avukat ve memurla birlikte,halk kitleleri arasında eğitim ve öğretimin yayılması amacıyla,adeta bir Haçlı Seferi ilan etmiştir.Bu aydın kişiler topluma şunları söylüyordu:

‘’Aydın olmak modaya uygun elbise,şapka ve kolalı gömlek giymek değildir.Aydın kesim bir milletin beyni gibidir.Millet sizi iyi bir eğitim gördükten sonra belli bir maaşa konasınız;akşamları kahvelerde iskambil veya domino masasının başına geçip eğlenesiniz diye okutmamıştır.Okumuşların hepsi,ulusal zekayı geliştirmek,ulusal vicdanı uyandırmak,ulusal iradeyi güçlendirmek zorundadır.Köylülere,işçilere ve kasaba halkının alt tabakalarına nasıl daha iyi yaşayabileceklerini öğretin! Ucuz ve gösterişsiz olmakla beraber;daha iyi bir yerleşim yerlerinin nasıl yapılabileceğini gösterin.Kendilerinin ve çocuklarının sağlığını nasıl koruyabileceklerini bildirin.Mutlu bir aile yaşamının nasıl kurulabileceğini,erkeğin kadına ve kadının erkeğe nasıl davranacağını,çocukların nasıl eğitileceğini gösterin.Bütün Suomi’yi bir aile sayın.Bu ülkeye o gözle bakın ve hatırlayın ki en fakir kömürcü,kantarcı ve hizmetçi dul kadın da dahil olmak üzere,Fin topraklarında yaşayan bütün bireyler,sizin kardeşinizdir.Unutmayın ki milletin kaba,cahil,sarhoş,hasta,sefil olması sizin eksiğiniz,sizin suçunuzdur.’’

Snellman,kışın ‘’ski’’ denilen kızak ayakkabıları ile,ilkbahar ve yaz ise kayıkla,bazen de yaya olarak Finlandiya’yı bir uçtan diğer uca kadar dolaşıp halkı aydınlatırdı.Genç,yaşlı zeki kişilerle karşılaşınca onlara kitap verir,adreslerini alıp sık sık mektuplaşır ve onları vazifelendirirdi.

Öğretmenlere şunları söylerdi:

‘’Kusura bakmayın ama her meslekte olduğu gibi öğretmenler arasında da öğretmenlik mesleğine yabancı çok kimseler vardır.Böyle kişilere dostça bir öğüdüm olsun.Öğretenliği bıraksın,kendilerine başka bir iş arasınlar.Gitsinler ticaretle uğraşsınlar,sekreter olsunlar.Ruh ve gönül işi yapacak insanların görev yapması gereken yerlere onlar değil başkası gelsin.Ülkemizin en büyük bilginleri beşer altışar sizlere konferans vermeyi kabul etti.Onların bilgilerinden faydalanın.Okullarınıza döndüğünüzde,öğrencilerinize bilim aşkını,sevgisini aşılayın.

Halkı unutmayın!Siz hepiniz halkın arasından yetiştiniz.Şimdi aydın olmayan kardeşlerinizden kaçıyor musunuz,yoksa halkın yanlışlarını düzeltmek için yollar mı düşünüyorsunuz?Halk kitlelerini uyandırmak ve kültür yönünden yükseltmek için neler yapıyorsunuz?’’

Öğretmenlerin birçoğu Snellman’ın sözlerinden aşka gelerek,cehalete karşı savaşta onun yardımcısı oldu.Her biri,zamanla ülkede büyük bir kültür gücü oluşturdu.Kısa sürede ülkenin her yerinde kendini halka adamış yüzlerce Snellman ortaya çıktı.

Snellman papazlara da şöyle derdi:

‘’Sayin rahipler,kilise papazları!Düşmanınız değil,kilisenin bir evladı olarak sizden rica ediyorum:Halkın gerçek rahipleri olun.Ödeviniz genel ve özel dini törenleri öylesine yerine getirmekten ibaret değildir.Canlı vaaz ile halkın arasına karışın.Dinleyenleri uyutan kitap diliyle konuşmayın.Ey rahipler,iki milyonluk Fin halkı adına gözyaşlarıyla size yalvarıyorum.Skolastiğin kalın tabakalarını din üzerinden atın.Hayatın içinden bir din anlayışı verin halka.İncil’in öğrettiği yaşama ihtiyacını hem gençlerde hem de ihtiyarlarda uyandırın.’’

Uzun uğraşlar sonucunda katıldığı piskoposlar toplantısında şunları dile getirdi:

‘’Sizi suçlamak,foyanızı meydana çıkarmak istemem.Ben olmasam da din adamlarını suçlayacak çoktur.Ben papazları suçlamıyorum.Kendimi,toplumu,bütün halkı suçluyorum.Dinden halka,kim,nerede,ne zaman ve nasıl söz etmiştir?Hz.İsa ve havarileri halk arasına karışır,saatlerce Tanrı’dan sevgiden söz ederlerdi.Sade ve açık konuşur ruhları fethederlerdi.Binlerce kişi İsa’nın peşinden gider,çölde Yohanna’yı arardı.Şimdi ise büyük yortularda bile kiliseler bir çöl kadar ıssız!Halk hutbe ve vaazlardan kaçıyor.Neden?Çünkü vaizler ölü sözlerle konuşuyor;bu sözler halkın ne aklına,ne de gönlüne dokunuyor.Tanrı’nın halkın gönlündeki yeri küçülmektedir.Suçluları başka yerde aramayın.Bilimi,felsefeyi ya da aydınları suçlamayın.Bütün din ve mezheplerin ikiyüzlüleri,her zaman,her yerde böyle yapmışlardır.Kendinizi suçlayın,kendinizi tedavi edin.Tanrı’yı kendiniz arayıp bulun.Ondan sonra da halka iyi,doğru bir yaşam yolu gösterin.Halkı kurtarın!Dinin ölü simgelerini değil,gönüllere Tanrı’nın canlı duygusunu verin.’’

Konuşma bittikten sonra Snellman’ı küstahlıkla suçlayanların yanında etkilenen bir çok piskopos bölgelerine döndüklerinde,papazları toplayıp uzun uzadıya toplantılar yaptılar,hep birlikte İncil okudular ve onun gerçekliğini sindirdiler.Giderek toplantılarına diğer insanları da çekmeyi başardılar.Halk yığınları kımıldayıp iyiliğe yönelmişti.Birçoğunun ruhunda sıcaklık olmuş,kalpleri daha da yumşamaya başlamıştı.

Snellman ve arkadaşları kışlaya da gereken önemi verdiler.

Önceden askerler sürekli sarhoştu, ağza alınmayacak küfürler ediyorlardı. Askerler birbirlerine, subaylar birbirlerine, hatta generaller bile birbirlerine söverlerdi. Karşılarındakini severken de, yererken de söverek konuşurlardı. Hiç çekinmeden ana-babaya, dine,imana, güneşe,aya, gökyüzüne ve doğaya, akıllarına gelen her şeye küfürler ediyorlardı. Genç Fin subayları kışlaya temizlik maddeleri getirttiler, askerlerin yemeklerden önce ve sonra sabun kullanmalarını sağladılar. Temiz havlular zimmetlendi ve her askere birer diş fırçası ve macun dağıtarak diş temizliğine önem vermeyi öğrettiler. Diş temizliğinden sonra dil temizliğini, düzgün ve küfürsüz konuşmayı öğrettiler. Subayların kendileri de asla kötü söz söylemiyor ve küfür etmiyorlardı. Önceleri askerlere kaba ve sert davranılıyorken, artık böyle bir şeye izin verilmiyordu. Ama hiçbir aşağılayıcı ve küfürlü söz söylemeden, kaba davranmadan en katı disiplinin yerleşmesini başardılar. Eskiden yalnızca askerler değil, subaylar ve seçkin ailelere mensup kişiler bile adi kavgaları, bağırıp çağırmayı bir yiğitlik ve adeta kışla hayatının vazgeçilmez gereklerinden sayarlardı. Öyle ki çeşit çeşit küfürler bilmekle övünürlerdi. Kışlayı bambaşka bir hâle dönüştürmeyi başaran genç Fin subayları şöyle diyorlardı:

‘’Kışlayı sarhoş meyhanesine veya küfür ortamına çevirmeyiniz. Yerlere tükürmeyiniz. Döşemeleri kirletmeyiniz. Küfürlü konuşarak kışlanın nezih havasını bozmayınız. Dilinizi temiz tutunuz, arkadaşlarınızın kulaklarını kirletmeyiniz. Kaba küfürlerle konuşmak, köpek ulumasından daha kötüdür. Küfür etmek medeniyetsizliğin belirtisidir. Eğer yiğitliğinizi göstermek istiyorsanız, bunun için daha asil çözümler bulunuz. Spor yapın, uzun metre yüzmeyi, ustaca güreşmeyi, yüksek atlamayı öğreniniz. Toplantılarda nezaket içinde olmayı öğreniniz. Yararlı kitaplar okuyunuz. Okuduklarınızı ve dinlediklerinizi iyice anlayınız.’’

Bu şekilde genç subayların her biri iyi birer eğitimci oldular. Askeri talimler ne kadar çok zaman alırsa alsın, subaylar, askerleri terbiye etmek için her gün 1-2 saat bulabiliyorlardı. Subaylar, askerlere özel oyunlar, eğlenceler, piyesler ve genel okuma geceleri düzenliyorlardı. Onlarla sohbetler yaptıkları gibi, çeşitli milletlere dair hikayeler ve ünlü kahramanların yiğitliklerini anlatan kitaplar okutuyorlardı.Bundan başka askerlik hizmetini bitirip terhis olan erlere yurda nasıl hizmetlerinin dokunacaklarına dair sık sık açıklamalar yapıyorlar, bu amaçla yazılmış kitaplar okutuyorlardı.

Subaylar şunları diyorlardı:

‘’Geldiğiniz yerlerde insanlar, köstebekler gibi kovuklarda yaşıyorlardı. Bunlar insanca yaşamanın ne demek olduğunu ne görmüşler, ne duymuşlar, ne de kitaplarda okumuşlardır. Sizler de öyleydiniz. O köstebeklerin yanına tekrar onlar gibi gidip kovuklara tıkılacak olursanız, yazıklar olsun size!.. Sizler oraya yeni hayatın müjdecileri olarak gidiniz! O ücra yerlerde yaşayan insanların ruhlarını uyandırınız. Oralarda yeni bir ordu kurunuz. Bu ordu barış, huzur, uygarlık ve çalışma ordusu olsun. Çeşitli ordularda yiğitlikleriyle öne çıkmış kahramanlardan oluşan taburlar vardır.Bütün bunları kim yapacak? Köylerinizdeki kör kardeşlerinizin ve babalarınızın gözlerini kim açacak? Bataklık ve ormanlıkların ücra kısımlarına kadar gitmeyi kim göze alacak? Askerlerine bu uyarıcı ve bilinçlendirici soruları, yönelten Öğretmen Subaylar, cevapları yine kendileri veriyorlardı:

‘’Sizler!En önce sizler yapacaksınız. İşte o zaman aileleriniz, köyleriniz, sizin vatan için uzun yıllar kışlada kalmanızdan dolayı hiçbir şey kaybetmemiş olacaklar, aksine kazançlı çıkacaklar. Onlardan aldıklarınızı kat kat onlara geri ödemiş olacaksınız. Sizler kışlaya ham bir madde olarak geldiniz. Şimdi işlenmiş bir elmas gibi ve harikalar yaratan sihirbazlar gibi memleketlerinize dönüyorsunuz.’’

Doğanın sanki hor görürcesine feyiz ve bereketten mahrum bıraktığı Finlandiya topraklarında, genç Fin subayları büyük bir uygarlık gücü oluyorlardı. Büyük bir fabrikanın üretimi gibi, ülke için akıllı, güçlü, canlı insanlar yetiştiriyorlardı. Askerler, artık kıdemli arkadaşlarını sayıyor ve seviyorlardı. Askerlik hizmetleri boyunca onları gücendirmekten ve üzmekten kaçınıyorlardı. Daha güçsüz ve ihmalkâr olan arkadaşlarının davranışlarını ise kontrol altında tutuyorlardı. Terhis olduktan sonra ise çoğunlukla subaylarıyla mektuplaşıyorlardı. Askerlik günlerini şükranla anıyorlar, hayata artık yeni gözle ve daha canlı bakmakta olduklarını bildiriyorlardı. Ülkenin kalkınma hamlesiyle ilgili düşünce ve hayallerini subaylarına anlatıyor ve onlardan ne yapmaları gerektiğini soruyorlardı. Kendilerine bazı kitaplar göndermelerini ya da gazete ve dergilere abone yapmalarını istiyorlardı. En küçük yerleşim birimindeki kulübelere varıncaya dek, ülkenin her yeriyle kışla arasında samimi bir bağ kurulmuştu. Yediden yetmişe hep birlikte, ülkenin sağlıklı bir kalkınma ve uygarlığa kavuşması için teşkilatlar kuruyorlardı. Kışla artık ülke için bir facia olmaktan çıkmış, hakkıyla takdir edilir olmuştur.

Halk Üniversitesi

Genç Fin aydınları, Snellman’ın çevresine toplanmışlardı. Bu gruba azar azar, ama sürekli yeni kültür mimarları katılıyordu. Snellman grubunu, Helsingfors Üniversitesi’nin genç profesörleri, en uç köylerdeki öğretmenler, oldukça aydın tüccarlar, fabrikatörler, özel sektörde hizmet veren doktorlar, memurlar ve avukatlar oluşturuyordu. Bunlar okunmuş ve eski kitapları toplayarak içlerinden yıpranmamış olanları seçiyor, gezici bir kütüphane oluşturarak köy köy dolaşıyorlardı. Bir süre o yerde kaldıktan sonra bir başka kasaba veya köye gidiyorlardı. Önceleri iki-üç haftada bir, sonralarıysa her pazar, halka yönelik, sağlıkla, edebiyatla, ekonomiyle ve ahlâkla ilgili konularda sohbetler düzenliyorlardı. Bu işe kendini adamış hatipleri ve öğretmenleri seçerek, ülkenin her tarafına gönderiyorlardı. Böylelikle özel bir Halk Üniversitesi kurulmuştu ve bu üniversitenin profesörleri de iyi birer konuşmacı olan gezgin gençlerdi. Bu genç profesörler, halkı çeşitli konularda bilgilendirerek en uyuşuk ruhları bile uyandırıyorlardı.Bu konferansları dinleyenlerde daha çok bilgi öğrenmek, ülkenin herhangi bir şekilde ilerlemesine ve yükselmesine hizmet etmek arzusu uyanıyordu. Önceleri kimi zenginler ölmeden önce servetlerini kiliseye veya hayır kuruluşlarına bağışlıyorlardı. Halk arasında aydınlanma ve aydınlatma hareketleri yaygınlaştıkça eğitim için büyük vakıflar kurulmaya başlandı.Kimi şehirlerde zengin tüccarlar, Halk Üniversiteleri’nin kurulması için bina bağışladılar, ya da yeni bina yapımı için yüksek miktarlarda para bağışında bulundular. Birçok öğretmen, hakim, avukat, memur ve doktor, akşamları klüp ve lokallerde oturup kumar oynamaktan ve habire bira içmekten vazgeçtiler. Tekrar kitap okumaya, mesleklerinde araştırmalar yapmaya başladılar. Halkı aydınlatabilmek için, önce aydınlanmış olma gereğini kavradılar. Artık her yerde bilgili konuşmacılar ve konferans verenler görülmeye başladı. Bütün toplantılarda, oyun ve eğlence yerlerinde, lokantalarda toplanan yardım paralarıyla kitaplar satın alınıp, en ücra köylere kadar gönderilmeye başlandı.Öncelikli konular belirlenerek bu konularda en kapsamlı ve bilgi dolu kitapları yazabilecek olanlar ödüllerle teşvik edildi. Yazarların eserlerinin basımına yardımcı olundu. Bu şekilde ortaya çıkan kitaplar ucuz fiyatlarla piyasaya sürüldü.

Snellman her yerde şu sözleri söylüyordu:

‘’Ülke halkının çoğunluğunun böyle ilkel, görgüsüz ve eğitimsiz kalmasına seyirci kalmak ayıptır, suçtur. Uygarlık meşalesiyle aydınlanan bir insanın buna duyarsız kalması cinayettir. Devlet denilen şey, üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, sütunlu, bol ve temiz havalı ve aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa karanlık, rutubetli, dar ve penceresiz bir şato değildir. Ülke insanının çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılması bir cinayettir. Devletin kendi kendini yok etmesi, intihar etmesi demektir. Vahşi kabilelerin yoksul olduğunu, ülkelerinin zenginliklerinden yararlanma yollarını bilmediklerini ve bu yüzden açlıktan öldüklerini ileri sürüyorlar. Ancak bir ülkede yaşayan her insanın, maddi ve manevi yönden güçlenmesine duyarsız kalmak, farkında olmamak ve istememek de vahşetin en büyüğüdür. En iyi cins ve en değerli on milyon ağaca sahip bir orman düşününüz. Bu ormanla kimse ilgilenmez, kimse bakımını üstlenmez ve korumazsa bu ağaçların ne yararı olabilir? Koca ağaçlar fırtınaların şiddetiyle devrilir, yağmur sularında çürür, o güzel orman da sıtma yuvası bataklığa döner. Saf orman havası yerine, yüzlerce kilometre çevresinde sıtma mikropları dolaşmaya başlar.

Anlayınız!.. Anlayınız!.. Anlayınız!.. Ülkede çalışan ve üreten her bir insan, bir değerdir. Bunun yediği-içtiği her şeyi, tüketimini hesaplayınız. Mantıklı bir şekilde yetiştirilen her isanın, ülkeye neler kazandırabileceğini bir düşünün! Bir de üretmeden tüketenlerin, sarhoşların, asalakların maliyetini karşılaştırın. Eğer halkımız eğitim görmüş olsaydı, bunların her biri,ülke için millet için çalışan, üreten birer güç kaynağı olurdu.’’

Snellman’ın konuşmaları yüksek bir ilham kaynağı oluyor, o zorlama ve nasihatleri en uyuşuk ve durgun akılları uyandırıyor, kalplere ateş ve enerji saçıyordu. Doktorlar, köy papazları, ilköğretim öğretmenleri, hükümet memurları; çeşitli bölgelerdeki toplum kesimlerinin hayatlarını araştırmaya koyuldular. Gazetelerde, dergilerde, ve çeşitli kitaplarda halkın hayatını konu edinen haberler, röportajlar, araştırma yazıları yayınlanmaya başlandı. Özellikle iki kitap çok daha fazla ilgi görmeye başladı. Bunlardan birisi Bir Köy Doktorunun Hatıraları, diğeri de Bir Köy Papazının Notları adlı kitaplardı. Bu iki kitap kültür ve basın dünyasında bir fırtına kopardı.

Bir Köy Doktorunun Hatıraları adlı eserin yazarı, göreve başladığı ilk günden beri günlük tutuyor ve Tıp Fakültesini nasıl bitirdiğini, bölge hizmetine hangi niyetle başladığını kaydediyor. Talihi kendisine pek yardımcı olmamış, çocukluğunu ve gençliğini muhtaçlık ve yokluk içinde geçirmiş. Küçük bir kasabada geçimini sağlamaya çalışan yoksul bir kunduracının oğluymuş. Talihin herkese gülmediğini bilmesine rağmen, bölge hizmeti sırasında gördüğü şeylerden dehşete düşmekten kendini alamamış.

Kayalarla kaplı yerlerde, üst üste yığılmış biçimsiz koca taşlardan evler yapıldığına tanık olmuş. Kapılar alçak ve pencereleri yokmuş. Kapı çerçeveleri ince ve aralıklı olduğundan içeri kar ve rüzgar giriyor, yağmurda damlar akıyormuş. Cam nadiren görülüyormuş. Pencere diye bırakılan küçük deliklere, yağlı kağıt ve naylon veya bez parçaları çivilenmiş bir hâldeymiş. Ender olarak da ince deriyle kaplandığını görmüş. Tamamen açıkta olanları da varmış. Odaların bir köşesinde taş ve topraktan yapılmış ocaklar varmış. Burada ateş yakılınca odanın içini duman kaplar, içerdekilerin gözleri yaşarır, üst başları is içinde kalır, nefes alamazlarmış. Duman ağır ağır tavandaki küçük bir delikten çıkarmış.Kayalarla kaplı yerlerde, üst üste yığılmış biçimsiz koca taşlardan evler yapıldığına tanık olmuş.Köylüler hep aynı elbiseyle çalışır, yemek yer ve yatarlarmış. Yıllarca banyo yapamazlarmış. Çamaşır yıkamak alışkanlıkları da yokmuş. Üst-başları bit ve böceklerle doluymuş. Trahom hastalığından çok çekerler, çoğu kez de üşütüp yataklara düşer ve verem olurlarmış. Su kuyuları tuvaletlerin hemen yanındaymış. Sular mikroplu olduğundan tifodan kırılıyorlarmış. Çocuklar arasında ishal, difteri, kızıl ve çiçek hastalıkları yaygınmış. Binlerce çocuk da daha küçük yaştayken ölüyormuş. Halk perişanlık içerisinde yetersiz besleniyormuş. Buna rağmen berbat bir şekilde içki de içiyorlarmış. Halk arasında sağırlar, dilsiz, kör, topal, kambur, kötürüm ve geri zekâlıların da sayısı azımsanmayacak miktarlardaymış. Doktor, bir köyü şöyle anlatıyor:

”Mesela bir köy evine girersiniz: Üç çocuk kuru toprak üstünde kızıl hastalığından can çekişiyor. Onların arasında anne yeni doğurmakta olduğu çocuğunun ağrılarıyla acı çekiyor. Sarhoş babaysa bir kenarda oturuyor.Başka bir kulübede, başka bir felaket manzarası: Anne veremin son devresine gelmiş, kan tükürüyor, başını yastıktan kaldıramıyor. Baba tifoya tutulmuş, yüksek ateşin tesiriyle sayıklıyor. İki hasta da yerdeki paçavra türü şilteler üzerinde yatıyorlar. Karyola filan yok. İkisi arasında, biri bir yaşında, diğeri iki yaşında, iki çocuk yatıyor. İkisi de canlı birer iskelet gibi. Komşulardan hiçbiri hastalarla ilgilenmek istemiyorlar. Artık bu hale alışmışlar. Evde herkes kendi acılarıyla baş başa. Bir yerde çiçek, tifo gibi bulaşıcı hastalık salgınlaşınca devlet oraya iki üç doktor gönderiyor. Halk ise bu duruma kızıyor: ‘’Bu iğneleri niçin yapıyorsunuz? Çocukları tedavi etmeyiniz, varsın ölsünler. Açların sayısı azalmış olur. Siz asıl bizleri, büyükleri tedavi edin! ” diyorlar.

Bu gözlemleri yapmış olan doktor, şehirlerde oturan insanlara devlet adamlarına, politikacılara, bilim, sanat ve basın mensuplarına şöyle sesleniyor:

“Efendiler! Ne zamana kadar bu saklambaç oyununa devam edeceksiniz? Sürekli vatanseverlikten, millet sevgisinden uygarlığa hizmet etmekten bahsedersiniz. Ama millet için, vatan için, insanlık için ne yapıyorsunuz? Bazıları milyonları vurarak sevgili yurdumuzu namussuzca soyuyor, bazıları da dairelerde, matbaalarda, okullarda, üniversitelerde memurluk yapıyorlar. Diğer tarafta ise milyonlarca halk mahvoluyor, yozlaşıyor, sarhoş yaşıyor, hayvanlaşıyor!.. Milletin temelleri çöküyor!.. Henüz vakit varken ülkeyi ve halkı kurtarınız! Halkın arasına giriniz. Onları tedavi ediniz, eğitiniz, terbiye ediniz!.. Evlerini nasıl yapacaklarını, nasıl düzelteceklerini öğretiniz! Halka sağlık, temiz hava, güneşli, rutubetsiz ve sıcak meskenler veriniz. Onlara daha insanca bir hayat yaşamasını öğretiniz! İnsanca bir hayat yaşayabilmeleri için onlara yardım ediniz, imkanlar sağlayınız!..”

Doktor, kitabının sonuna doğru şunları yazıyor:

“Devlet büyük bir ailedir. Onun mensupları sizin küçük kardeşlerinizdir. Alt tabakının kusurları, kısmen de üst tabakının ihmallerinden ve duyarsızlığından kaynaklanmaktadır.”

Edebiyat ve kültür çevrelerinde doktorun kitabıyla ilgili birçok tartışmalar yaşandı ama sosyal çevrelerde kitap gereken ilgiyi uyandırdı ve amacına ulaştı. Finlandiya’nın bütün sağlık kuruluşlarında meslekdaşlarının kitabı kelime kelime okundu, incelendi. Nahiye merkezlerindeki belediye ve kamu memurları toplantılar yaparak, bu kitabın ortaya koyduğu meseleleri araştırmaya ve yapılan hataların, olumsuzlukların, sorunların giderilmesi için önlemler almaya başladılar. Bu konuyla ilgili her yerde aydınlatıcı konferanslar verilmeye, yeni belgeler toplanmaya 7başlandı. Önceleri bahsedilmesinden bile ürkülen ve görmezden gelinen halkın bu feci durumunu herkes gördü ve anladı. Herkes parti çekişmelerini, kişisel çıkarları, entrikaları bir kenara atarak, halkın sağlığının korunması sorunlarıyla uğraşmaya koyuldu.Ülkede veremli hasta sayısı ve bu hastalıktan ölenlerin sayısı tespit edildi. Bir yıl içinde tifoya, trahoma yakalananların, bakımsızlık ve gıdasızlıktan ölen çocukların, diş ağrısı çekenlerin ve sakat kalanların sayısı tesbit edildi. Bunun yanısıra alkollü içeceklerin tüketimine harcanan paralar hesap edildi. Alkol yüzünden meydana gelen kavgalar, yaralamalar, cinayetler, yangınlar ve hırsızlıklar tespit edildi. Sonuç olarak ortaya çıkan rakamlar herkesi korkuttu. Çünkü bu rakamlar, kafalara bir balyoz gibi iniyor ve herkeste bu durumların düzeltilmesi isteği uyandırıyordu. Hükümet, Mülki İdareler ve Belediyeler, doktorlardan oluşan bir Tıp Ordusu kurdular. Çocuk Hastalıkları Doktorları, Kadın Hastalıkları Doktorları ve Diş Doktorları, gruplar hâlinde ülkeyi sağlık taramasından geçirdiler. Bunlar gittikleri yerlerde hem hastaları tedavi ediyor, hem de göz, kulak ve dişlerini nasıl koruyacaklarını, anne sağlığı ve çocuk bakımını öğretiyorlardı. Bir çocuğun yetişmesinin maliyetini hesaplıyorlar ve bakımsızlık yüzünden ne kadar çocuğun ölümle pençeleşmekte bulunduğunu anlatıyorlardı. Köylüler yavaş yavaş insan hayatının ekonomik değerini anlamaya başladılar. Doktorlar köylülere şöyle diyorlardı:

‘’Paralarınız çalınmasın veya yanmasın diye iyice saklıyorsunuz. Çocuklarınız, eşiniz ve kendiniz paradan çok daha değerlisiniz. Sizler canlı parasınız. Bu sermayeyi iyi koruyun, israf etmeyin, çoğaltın.’’


Çoğu köye, iki büyük penceresi olan örnek birer ev yaptırıldı. İçine soba yerleştirildi. Köylerde, köylülere çok ucuz fiyatlarla ev inşa eden işçi grupları oluşturuldu. Hükümet bir çok merkeze depolar tesis ederek buralara inşaat malzemelerini yığdı. Bu depolardan köylüler ve Köy Kooperatifleri, gayet uygun şartlarla malzemelerden yararlanabiliyorlardı. 20 yıl sonra birçok köyün şekli değişti. Evler ahır şeklinden kurtarılıp, gerçek insan evine dönüştürüldü. Köylüler daha iyi, daha sıcak elbiseler giymeye başladılar. Ülkenin her yanında konfeksiyon ve ayakkabı atölyeleri kuruldu. Burada üretilen giysi ve ayakkabılar, ucuz fiyatla halka satılmaya başlandı.Soğuk algınlığı hastalıklarının önü alındı, verem kurbanlarının sayısı yarı yarıya azaldı. Birçok hastalık ortadan kalktı. Daha sağlıklı bir hayat içerisinde doğumlar arttı. Sağlıklı bebekler dünyaya geldi. Çocuklar sağlıklı ve neşeli büyümeye başladılar. Ülkede üretime katılan eller çoğaldı. Halk daha fazla kazanmaya başladığından, daha iyi beslenmeye özen gösterir oldu.

Hayatının sonlarına doğru Snellman, dostlarıyla şöyle sohbetler yapıyordu:

‘’ Finlandiya’nın bugünkü hâliyle, çocukluğundaki durumunu kıyaslarken, şöyle bir tablo tasavvur ediyorum: Büyük bir harabe ev... Bütün pencereleri örtük... Dışarıdan bakıldığında metruk bir ev izlenimi veriyor... İçerisi karanlık, boğucu, rutubetli ve ağır havası olan bu ev, büyük bir mezarlığı andırıyor. Ama birtakım genç, korkusuz ve güçlü insanlar çıkıp geliyor. Çok neşeli ve zeki insanlar... Hemen evin perdelerini çekip, pencerelerini açıyorlar. Evin içine gün ışığı, temiz hava ve çiçek kokuları doluşuyor. İçeriye canlılık katıyor. Binanın dışı da onarım görüyor, yenileniyor. Çevredeki insanlar da artık cinli-perili bir evden kaçar gibi bu evden uzaklaşmıyorlar. Yanına gelip, yenilenen binayı hayranlıkla seyrediyorlar. İşte böyle bir değişim, her ülkede, her kentte, her ilçede ve unutulmuş, terkedilmiş her köyde yaşanabilir. Bunun için yalnızca dinamik fikirli, uyanık ruhlu ve uygarlık yolunda çalışmaktan yorulmayan, usanmayan; aksine heyecan ve zevk duyan insanlara ihtiyaç vardır.’’

Son olarak:

“Karanlık köşelerde canlı kandiller yaktım ve daha iyi aydınlatmaları için onlara yağ takviyesi yaptım.” diyen Snellman,yaşamını bu uğurda harcamış,bir karış toprak işgal etmemiş,bir damla kan akıtmamıştır.Fakat Finlandiya’nın küllerinden yeniden doğmasını sağlayıp binlerce yeni,sağlam,güçlü ve çalışkan eller kazandırmıştır.

#beyazzambaklarülkesinde #grigorypetrov #johanvilhelmsnellman #snellman #finlandiya #suomi #suom #fin #edebiyat #eğitim #lider #filozof #felsefe

50 görüntüleme

©2020, technodame tarafından Wix.com ile kurulmuştur.